“Ağabey, it de böyle oynamaz, de!” derdi.Ben söylerdim, o oynardı.
Evde kuzinemiz vardı; onunla ısınır, onun üstünde yemek pişirir, onun fırınında börek yapardık.Kış memleketi olduğu için soğanımız,patatesimiz çuvallarla alınırdı.Bizim sedirin altı dolardı. Oradan patates alır, fırına atardık.Bugünkü kumpir gibi olurlardı.Kendi kavurmamızı, kendi yağımızı ve peynirimizi kendimiz yapardık.
Kapının önünde hep beraber yakan top, saklambaç,körebe,köşekapmacagibi oyunlar oynardık. İstasyon çocuğu olmak bir başka şeydi.Topu topu dört evin, beş on çocuğuyduk.Birbirimize küsme lüksümüz yoktu.Taş çatlasa bir gün küs kalırdık.Oyun için birbirimize muhtaçtık.Biz bir ailenin çocukları gibiydik.Beraber sevinir, beraber üzülürdük.Başarıları sevinçle alkışlardık.
Bir gün oyun oynarken düştüm, kolum kırıldı.Ağlayarak eve geldim.Annem çok üzüldü:
“Seyyar Efendi, şimdi bu dağbaşında ne yapacağız?” dedi.
Babam, yol çavuşuna sordu:
“Köyde bir sınıkçı[i]var, oraya götürelim,” dedi yol çavuşu.Mezra Köyü İstasyona yakındı,gittik.
Pos bıyıklı bir amca beni muayene etti:
“Meraklanmayın, şimdi hallederiz,” dedi.
Dışarı çıktı bir müddet sonra içeriye birkaç çıta, kırnap ve bir tas ile geldi.Tasın içinde yumurta akı, kına vardı. Onları karıştırdı, bir beze sürdü.Ilıksu ve sabunla kolumu epey ovdu,sonra kolumu iki yönden
[i]Sınıkçı:Çıkık, kırık kemikleri bağlayarak tedavi eden kimse.